Yeni Cebrî İcra Kanunu Taslağı Üzerine Değerlendirme
Türkiye’de uzun zamandır ihtiyaç duyulan icra ve iflâs hukuku reformu kapsamında hazırlanan Cebrî İcra Kanunu Taslağı, Adalet Bakanlığı tarafından kamuoyunun görüşüne sunulmuş ve mevcut 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanunu’nun tamamen yenilenmesi hedeflenmiştir.
Taslak, kısaca icra-iflâs hukukunun sadeleştirilmesi, daha öngörülebilir bir yapıya kavuşturulması ve borçlu–alacaklı dengesinin iyileştirilmesi amacıyla hazırlanmıştır. Kanunlaştırma sürecinin 2026 yılı başına kadar kamuoyu görüşlerine açık olması, taslağın geniş bir katılım çerçevesinde değerlendirilmesini mümkün kılmaktadır. Bununla birlikte, Taslak kapsamındaki değişikliklerin hem kapsam hem de yönelim bakımından mevcut sistem üzerinde etkili sonuçlar doğuracağı açıktır.
Taslak incelendiğinde anayasal dayanağının yürütmenin kanun teklif etme yetkisine sahip olmaması sebebiyle tartışmalı olduğu ve hazırlık sürecinin gizlilik içinde yürütülerek akademik katılımın yeterince sağlanamamasından bahisle Taslak, doktrinde hem felsefi hem de teknik açıdan yetersiz bulunmuştur.
Genel Gerekçe’de yer alan “istikrar kazanmış yargı içtihatlarının bir bölümünün kanuna yansıtılacağı” yönündeki açıklama ise istikrar kazanmış içtihatların her zaman doğru olduğu varsayımına dayanmakla eleştirilmektedir. Mevcut durumda yerleşik birçok içtihadın doktrinde ciddi şekilde tartışmalı olduğu, hatta kanun hükümlerine açıkça aykırı içtihatlar bulunduğu bilinmektedir. Ayrıca Taslakta dürüstlük, usul ekonomisi ve kanunîlik gibi takip hukukunun temel ilkelerine açık biçimde yer verilmemesi, uygulamada belirsizlikleri artıracak niteliktedir.
Taslağın temel amaçlarından biri, icra süreçlerini daha sistematik hâle getirmek ve icra teşkilatının işlevselliğini artırmaktır. Bu doğrultuda, teknolojik gelişmeler ışığında kripto varlıkların beyanı, uzman bilirkişilerin sürece dâhil edilmesi ve teminatların nemalandırılmasına ilişkin düzenlemelerin açık hâle getirilmesi gibi yenilikler öngörülmektedir. Ayrıca icra müdürlerinin takdir yetkisinin artırılması ve teşkilat yapısının güncellenmesi, icra sisteminin modernleşmesi adına önemli bir adım olarak sunulmaktadır. Ne var ki uygulamadaki kurumsal kapasite, personel niteliği ve teknik donanım yönünden mevcut sorunlar dikkate alındığında, bu yeniliklerin pratikte nasıl işleyeceği tartışma konusu olmaya devam etmektedir.
Taslakta dikkat çeken önemli değişikliklerden biri, ilâmlı icra hükümlerine ilişkindir. Yeni düzenleme, mahkeme kararlarının istinaf aşaması sonuçlanmadan icra edilebilmesine ilişkin mevcut sistemi değiştirerek, bazı kararların ancak istinaf incelemesi tamamlandıktan sonra icra edilebilmesini öngörmektedir. Bu durum, alacaklının alacağına kavuşma süresini geciktirebileceği gibi, ihtiyatî haciz taleplerinde artışa yol açarak yargının iş yükünü artırabilecek potansiyele sahiptir. Bununla birlikte nafaka ve işçi alacakları gibi sosyal nitelikli bazı alacak türlerinde derhal icra edilebilirlik korunarak menfaat dengesi gözetilmiştir.
İlâmsız icra hükümlerinde ise daha köklü değişiklikler yapılmaktadır. Taslak, takibe başlamak için belge ibrazı zorunluluğu getirerek mevcut uygulamadan uzaklaşmakta; ayrıca “itirazın kaldırılması” yolunu tamamen ortadan kaldırmaktadır. Borçlunun itirazı hâlinde alacaklının doğrudan itirazın iptali davası açmak zorunda kalması, ilâmsız icra prosedürünü fiilen ilâmlı icra kadar uzun ve yoğun bir yargılama sürecine dönüştürme riski taşımaktadır. Bu değişikliklerin alacaklının tahsil kabiliyetini zayıflatabileceği, buna karşın borçlu yönünden daha güçlü bir yargısal koruma sağlayabileceği değerlendirilmektedir.
Taslak kapsamında dikkat çeken bir diğer düzenleme, kambiyo senetlerine özgü takip yolunun ve bankaya özgü bazı takip usullerinin kaldırılmasıdır. Bu alacaklar artık genel ilâmsız icra yoluna tabi olacaktır. Bu durum, özellikle ticari hayatta sıkça kullanılan kambiyo senetlerinin sağladığı hız ve güvencenin zayıflamasına yol açabilir. Öte yandan, abonelik sözleşmelerine ilişkin takip ve deniz alacaklarına özgü icra yollarının taslakta korunması, uygulamadaki tutarlılık ve normatif gerekçe bakımından eleştirilere neden olmaktadır.
Konkordato ve iflâs hukuku açısından Taslak, şirketlerin yeniden yapılandırılmasına daha fazla önem veren bir yaklaşım benimsemektedir. Konkordato sürecinde mühlet sürelerinin kısaltılması, denetimin sıkılaştırılması, bağımsız denetim kuruluşlarına makul güvence raporu hazırlama yükümlülüğü getirilmesi ve komiser mekanizmasının güçlendirilmesi amaçlanmaktadır. Bu düzenlemeler, kötüye kullanıma açık konkordato süreçlerinin daha kontrol edilebilir ve şeffaf hâle getirilmesi yönünden olumlu olmakla birlikte, denetim kuruluşlarının kapasitesi ve maliyeti bakımından yeni sorun alanları doğurabilir.
Taslakta en çok tartışılan düzenlemelerden biri ise maaş haczi sisteminin tamamen değiştirilmesi olmuştur. Mevcut %25’lik sabit kesinti oranı yerine, borçlunun gelir düzeyine göre kademeli haciz modeli getirilmekte; düşük gelir gruplarında oran düşürülürken, yüksek gelir gruplarında kesinti oranı %60’a kadar çıkabilmektedir. Bu sistem, ekonomik eşitsizlikleri dikkate alan modern bir yaklaşım olarak değerlendirilmekle birlikte, alacaklının tahsil sürecinin gelire bağlı olarak gecikmesine yol açabileceği için tartışmalıdır.
Son olarak Taslak, kripto varlıkların icra hukuku kapsamına alınması bakımından Türkiye’de ilk kez açık ve özel düzenlemeler öngörmektedir. Borçlunun kripto varlıklarını mal beyanında bildirme zorunluluğu, bu varlıkların haczi, muhafazası ve paraya çevrilmesine ilişkin usuller, teknolojik gelişmeler doğrultusunda icra sistemine yeni bir alan kazandırmaktadır. Ancak bu alandaki teknik, muhafaza ve değerleme sorunlarının uygulamada ciddi tartışmalar yaratacağı açıktır.
Özetle CİKT, tamamen yeni bir kanun oluşturma iddiasıyla hazırlanmış olsa da, esasen mevcut İİK’nın ana yapısını koruyan bir tadil metninden öteye geçememektedir. Bu hâliyle yürürlüğe girmesi durumunda, hem mevcut hem de öngörülemeyen yeni hukuki sorunlar ve belirsizlikler doğurabileceği değerlendirilmektedir.

