Araç Mahrumiyet Bedeli Ve Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 2021/26777 E., 2022/11236 K. Sayılı Kararının Değerlendirilmesi
Trafik kazaları sonucunda araç sahiplerinin uğradığı maddi zararlar, yalnızca araçta meydana gelen doğrudan hasarlarla sınırlı değildir. Kaza nedeniyle aracın belirli bir süre kullanılamaması, araç sahibinin kullanım hakkından mahrum kalmasına ve dolayısıyla dolaylı bir ekonomik zarara uğramasına neden olur. Bu zarar, hukuk uygulamasında “araç mahrumiyet bedeli” olarak adlandırılmaktadır.
Araç Mahrumiyet Bedelinin Tanımı ve Niteliği
Araç mahrumiyet bedeli, bir aracın kaza veya benzeri bir olay sonucu hasar görmesi nedeniyle, tamir süresi boyunca kullanılamamasından doğan ekonomik zararın parasal karşılığıdır. Başka bir ifadeyle, aracın belirli bir süre boyunca kullanılamaması sonucu malik veya zilyedin uğradığı kullanım hakkı kaybı tazmin edilir.
Bu zarar, aracın ticari veya şahsi amaçla kullanılıyor olmasına göre değişkenlik gösterebilir. Ticari araçlarda (örneğin taksi, nakliye aracı, servis aracı vb.) mahrumiyet bedeli doğrudan gelir kaybı anlamına gelirken; hususi araçlarda kullanım kolaylığından mahrumiyet veya ikame araç kiralama ihtiyacı şeklinde ortaya çıkar.
Araç mahrumiyet bedeli taleplerinin temel dayanağı, Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) haksız fiil ve tazminat hükümleridir. TBK m.49, 50/2 ve 51 hükümleri uyarınca, araç mahrumiyet bedeli belgelendirilemese dahi, hâkim olayın özelliğine göre zararı takdir edebilir.
Uygulamada araç mahrumiyet bedeli, genellikle bilirkişi incelemesi yoluyla belirlenir. Bilirkişi; aracın markası, modeli, yaşı, kullanım amacı ve piyasadaki benzer araçların günlük kiralama bedellerini dikkate alarak makul bir tazminat miktarı belirler.
Araç Mahrumiyet Bedelinin Şartları
Araç mahrumiyet bedelinin talep edilebilmesi için şu koşulların gerçekleşmesi gerekir:
- Zarar verici bir fiil (örneğin trafik kazası) sonucu aracın hasar görmesi,
- Aracın onarım süresince fiilen kullanılamaz durumda olması,
- Zarar ile fiil arasında uygun illiyet bağının bulunması,
- Zarar görenin kusursuz veya daha az kusurlu olması.
Bu şartlar oluştuğunda, araç sahibi veya zilyet, aracın onarıldığı makul süre boyunca mahrum kaldığı kullanım hakkının bedelini talep edebilir.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 2021/26777 E., 2022/11236 K. Sayılı Karar Değerlendirmesi
Somut olayda, davacıya ait araca, davalıların maliki ve sürücüsü oldukları aracın çarpması sonucu maddi hasar meydana gelmiştir. Davacı, aracının onarım süresince kullanılamadığını ileri sürerek araç mahrumiyet bedeli talebinde bulunmuştur. İlk derece mahkemesi, davacının araç kiraladığına veya kiralama bedeli ödediğine dair belge sunmadığı gerekçesiyle bu talebi reddetmiştir.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi kararı, haksız fiilden doğan tazminat davalarında zarar kavramının esnek ve hakimin takdir yetkisine bağlı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Mahkeme, trafik kazası sonucu aracın onarımı sırasında uğranılan zararın, sadece belge ile ispatlanması gerektiği yönündeki dar yorumu reddetmiştir.
Türk Borçlar Kanunu’nun 50. maddesi uyarınca, zarar görenin uğradığı gerçek zararın tespitinde bilirkişi raporları ve makul kriterler kullanılarak zararın belirlenebileceği belirtilmiştir.Kararda özellikle araç mahrumiyet bedeli açısından, zarar görenin ikame araç kullanımıyla uğradığı kaybın, doğrudan belgelerle kanıtlanamasa da dikkate alınması gerektiği vurgulanmıştır. Bu yaklaşım, gerçek zarar ilkesinin geniş yorumlanması ve tazminat talebinin reddi için aşırı belge şartı aranmaması gerektiğini göstermektedir.
Sonuç
Araç mahrumiyet bedeli, haksız fiil sonucu araçtan makul bir süreyle yararlanılamaması nedeniyle doğan kullanım hakkı kaybı tazminatıdır.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 2021/26777 E., 2022/11236 K. sayılı kararı, uygulamada sıkça rastlanan “belge yoksa tazminat yok” anlayışını reddederek, hâkimin olayın özelliklerine göre zararı belirleyebileceğini açıkça ortaya koymuştur. Önceki uygulamalarda, zarar gören kişinin araç mahrumiyet bedelini talep edebilmesi için ikame araç kiralandığını belgelemek zorunda olduğu düşünülüyordu. Ancak bu karar, böyle bir zorunluluğun bulunmadığını ve zarar tespiti için mahkemenin makul bir değerlendirme yapabileceğini ortaya koymaktadır. Bu yönüyle karar, hem zarar görenin hakkını koruyan, hem de tazminat hukukunun temel ilkeleriyle uyumlu bir içtihat olarak değerlendirilmektedir.

